Yasını tut, yemeğini ye!

IMG-3004

Büyümek, öğrenmek sonu gelmeyen bir yolmuş. Bunu öğrenmek bile paha biçilemez. Durmak, beklemek yok. Hayat akıp gidiyor ve her yeni gün bir “yeni” ile geliyor insana. Günün iyi ya da kötü telaşındayken bir “an” öyle çarpıyor ki, nefesi kesiliyor insanın, öğrendiğiyle sarsılıyor.

Bir an çarpılıp da unutamadığım bilgilerden birisini babam öğretti bana. Kendi cenazesinde üstelik. İnsan henüz toprağa karışmışken ne öğretebilir ki değil mi? Öğretebilirmiş, bu da başka bir bilgiymiş meğer.

Babamın gittiği haberini aldığımda 26 yaşımdaydım. Uzak-yakın, genç-yaşlı nice cenazelere katılmıştım. Kahrolduğum, isyan ettiğim de oldu, acısı dindi diye hüzünle sevindiğim de. Ancak bir türlü anlayamadığım ve kabul edemediğim bir şey vardı. Cenazeden hemen sonra neden yemek verilirdi? Bir türlü aklım almadığı gibi cenaze sonrası yemeğe gidenlere içten içe kızardım. Ortada bir yas varken, canı yananlar varken yemek düşünüyorlar derdim.

Yasın, acının sahibi ben olunca anladım durumu. Gece yarısı gelen haberle uyanmıştım. Haberi almamla yola çıkmam arasında 15 dakika vardı. Ne o yol bitti, ne de olanı biteni anlayabildim. Daha konuşacaklarımız vardı, edecek kavgalarımız vardı olacak iş miydi şimdi bu? Ne düşüneceğimi de bilmiyordum işin açığı ama gel gör ki birisi kalbime bıçak saplamış bir o tarafa bir bu tarafa çeviriyordu. Nefesim yoktu sanki.

Yapılması gerekenler yapıldı, gün ilerledi ve ben kendimi yemek sırasında buldum. Galiba ilk orada ayıldım, nerede olduğumu ne yaptığımı ilk kez orada fark ettim. Kalabalığa uyup yemeğimi alıp masaya geçtim. Karnımın açlığını, su bile içmemiş olduğumu orada fark ettim. Hem ağladım hem de o yemeği bitirdim. Hıçkıra hıçkıra yuttuğum o lokmaları bir gün dahi unutmadım.

O gün öğrendiğim, yasımı tutarken, öfkemi yaşarken hayata da devam etmem gerektiği idi. Babam bana öğrettiklerinin arasına bunu da katmıştı. Çok temel ve hayata tutunmanın basit bir yoluydu bu. Ne zaman öğreneceği de insana kalıyor işte.

Evet yasını tutacaksın, evet ağlayacaksın ama o yemeği yiyeceksin. Ve bunu öğreneceksin.

Tiyatro bir “date” değildir

bir-delinin-hatira-d_E6KG.jpg

Düzenli olarak kültür sanat aktivitelerini takip eden/edebilen birisi değilim ne yazık ki. Ama bulduğum her oyuna, her müzikale giderim, izlemeye değer bulduğum filmleri kaçırmamaya çalışırım. Üniversitede sezondaki tüm oyunları izlerdim. Devlet tiyatrosu, şehir tiyatrosu ayırt etmeden hepsini izlerdim.

Yalnız gidememe gibi bir durumum da yok, tiyatroya kalabalık gitsem ne fark eder ki? Ancak bazı oyunlarda, özellikle bilet bulunması zor olanlarda, çevremdekilere söyleyip isteyenlerin bilet almasını istiyorum. Bu oyunlar içinde Fosforlu Cevriye, Lüküs Hayat, 7 Kocalı Hürmüz, Bir Delinin Hatıra Defteri, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz gibi pek çok oyun var.

Ne zaman birilerine oyun söylesem heyecanla “bana da bilet alır mısın?” diye soruyor ve oyuna 1-2 saat kala ekiyor. Ve tabi deliriyorum. Tiyatro çok kutsaldır aman da nasıl umursamazsın diye düşüncem yok. Herkes her şeyi umursamak zorunda değil elbette. Ama bu öncelikle bana karşı bir saygısızlık. Son dakika ben gelmiyorum denir mi? Üstelik sudan sebeplerle. Ben kızınca da anlamamalarına da ayrıca sinirleniyorum. Durumun belli değilse bilet aldırma o zaman güzel kardeşim ya da yerine birini yolla. Elimde kalan biletler ne yapacağım?

İnsanlar bu tuhaf düşüncesizliği o kadar rahat yapıyor ki aklım almıyor. Özür dileme, kusura bakma da denmiyor “ben gelemiyorum” denilince “ha iyi o zaman, çantam için almıştım zaten o bileti ben” mi demem gerekiyor acaba? Sanki kahve içmeye çağırmışım da ona cevaben gelemiyorum diyor bana.

En son Fosforlu Cevriye’de tam 4 kişi tarafından ekilmiştim, Nisan 2010’da. Tarihini bile hatırlıyorum. Ve hepsi umarsızca gelemiyorum mesajı atıp çekilmişti. Daha önce hiç tiyatroya gitmemiş 4 gençle gitmiştik, o açıdan iyi olmuştu ama yapılan terbiyesizlikti tabi. Neyse ben o gün tövbe ettim, sadece kendime bilet alacağım diye.

Ta ki geçen haftaya kadar. Arkadaşlarım ısrar kıyamet “tiyatroya gidelim, sen al biletleri” dediler. İtiraz etmedim, tarih tekerrür etmez herhalde dedim. Aldım biletleri. Ekran görüntülerini yolladım, salonun yerini tarif ettim ve ardından tam 3 kere salonla ilgili saatle ilgili bilgi verdim. 5 kişi gidecektik. Evet, 1 kişi tam o sabah hiç bir açıklama içermeyen “gelemiyorum” mesajı attı, bir diğeri de başka bir salona gidip beklemiş yetişemedi. Neye kızacağımı şaşırdım tabi. Kendime kızdım. Bile bile lades dedim yine.

Bu sefer kararlıyım bir daha yapmayacağım, herkes kendi biletini alsın. Derdimi seveyim tabi orası ayrı. Blogumun ilk yazısı olacak kadar taktım kafaya bu konuyu. Size tiyatro bileti alanlara “date” için buluşacağınız kişi muamelesi yapmayın, verdiğiniz sözde durun efenim.

Bu bahaneyle nasıl başlayacağımı bilemediğim yazma serüvenine de başlamış oldum. Darısı nice çemkirmelere diyelim.